< bismillahirrahmanirrahim - Blogcu - Sayfa 3





oyun


Diz Ameliyatı

Oyun

deprem / mutlaka okuyun

CANINI SEVEN SIKILMADAN OKUSUN BİLDİKLERİM YANLIŞMIŞ DİYECEKSİNİZ

Dünyanın en tecrübeli kurtarma birimi Amerikan Uluslar arası Kurtarma Ekibinin Kurtarma şefi ve afet olayları müdürüyüm. Bu makaledeki bilgiler bir deprem anında hayat kurtaracaktır. 875 yıkılmış binaya sürünerek girdim, 60 ülkeden kurtarma ekipleriyle çalıştım, birçok ülkede kurtarma ekipleri oluşturdum ve çok sayıda ülkede birçok kurtarma ekibinin üyesiyim. 2 Yıl boyunca birleşmiş milletler felaket "azaltma" uzmanıydım.

1985'ten beri aynı anda gerçekleşenler hariç dünyadaki bütün büyük felaketlerde çalıştım. 1996'da benim hayatta kalma metodumun geçerliliğini ortaya koyan bir film yaptık. Türk hükümeti, İstanbul belediyesi, İstanbul Üniversitesi, Case yapımcılık, ve ARTI bu pratik ve bilimsel testin filme alınmasında işbirliği yaptılar. İçinde 20 maket (mannequis) olan bir okulu ve evi yıktık. On maket "çömel ve korun" metodunu uygularken, 10 maket "hayat üçgeni" metodumu uyguladı. Tasarlanmış yıkımdan sonra görüntüleri filme almak ve sonuçları belgelemek için enkazı geçip binaya girdik. Bina yıkımlarında oluşabilecek şartlar dahilinde direk olarak gözlemlenebilen ve bilimsel şartlar altında hayatta kalma tekniklerimi uyguladığım film "çömelip korunan/saklanan" kişiler için hayatta kalma şansının sıfır olduğunu ortaya koydu.

 

Hayat üçgeni metodumu kullananlar için hayatta kalabilme şansı yaklaşık olarak % 100 oldu. Bu film Türkiye'de ve Avrupa'nın geri kalan kısmında milyonlarca izleyici tarafından izlendi. Bu film ABD, Kanada ve Güney Amerika'da RealTV programında izlendi. Enkazına girdiğim ilk bina 1985 Mexico City depreminde bir okuldu. Bütün çocuklar sıralarının altındaydı. Her bir çocuk kemiklerinin kalınlığına kadar ezilmişlerdi. Sıralarının yanındaki koridorlara uzanmış olsalardı hayatta kalmış olabilirlerdi. Bu "ayıptı, gereksizdi" ve çocukların neden koridorlarda (sıraların arasında) olmadığını merak ettim. O an, çocuklara bir şeyin/eşyanın altına saklanmalarının söylendiğini bilmiyordum. Basitçe ifade edilirse, binalar yıkılırken, objelerin üzerine düşen tavan ağırlığı veya içerideki mobilyalar bu nesnelere çarparken yanlarında bir yer, boşluk bırakırlar. Bu boşluk benim "hayat üçgeni" dediğim alandır.

 

Nesne ne kadar büyük ve ne kadar dayanıklı olursa daha az ezilecektir. Nesneler ne kadar az ezilirse boşluk ve bu boşluğu kullanan kişinin yaralanmama olasılığı o kadar artar. Bir dahaki sefere televizyonda yıkılan bina izlerken gördüğün üçgenleri say. Heryerdeler. Yıkılan bir binada göreceğiniz en yaygın biçimdir. Deprem anında hayatta kalma, ailelerine bakma ve başkalarını kurtarma hakkında 750 bin nüfuslu Trujillo kentinin İtfaiye bölümünü eğittim. Trujillo İtfaiye Departmanının kurtarma şefi Üniversitede profesördür. Bana her yerde eşlik etti. Kişisel ifadeleridir: "Adım Roberto Rosales. Trujillo kurtarma ekibi şefiyim. 11 yaşındayken çöken bir binada mahsur kaldım. Mahsur kalışım 1972 yılında 70.000 kişini öldüğü depremde oldu. Erkek Kardeşimin motosikletinin yanında oluşan "hayat üçgeni" içinde hayatta kaldım. Yataklarının veya sıraların, masaların altına giren arkadaşlarım ezilerek öldüler (isim, adres vb detayları anlatıyor). Ben hayat üçgeninin yaşayan örneğiyim. Ölen arkadaşlarım "çömel ve korun" örnekleridir.

DOUG COPP'UN ÖNERİLERİ

1) "Binalar çökerken basitçe "çömelen ve korunan" kişiler istisnasız her defasında ezilerek ölüyorlar. Masa, araba gibi nesnelerin altına giren kişiler her zaman ezilirler.

 2) Kediler, köpekler ve bebeklerin hepsi doğal bir şekilde dizlerini ana rahmindeki gibi karınlarına doğru çekerek kıvrılırlar. Deprem anında sizde bu şekilde kıvrılmalısınız. Bu doğal bir güvenlik ve hayatta kalma içgüdüsüdür. Daha küçük bir boşlukta hayatta kalabilirsiniz. Hafifçe ezilecek ama yanında boşluk yaratacak bir kanepe, geniş büyük bir eşyanın yanında durun.

3) Ahşap evler deprem anındaki en güvenli yapılardır. Sebebi basittir; ahşap esnektir ve depremin zorlamasıyla hareket eder. Eğer ahşap bina çökerse geniş yaşam boşlukları oluşur. Ayrıca, ahşap binalar daha az yoğunlukta yıkılış ağırlığına sahiptir. Tuğla binalar ayrı tuğla parçalarına ayrılacaklardır. Tuğlalar bir çok yaralanmalara sebep olacaktır, ama (beton) bloklardan daha az ezilmiş vücutlar yaratırlar.

4) Eğer gece yataktayken deprem olursa, basitçe yuvarlanarak yataktan düşün. Yatağın çevresinde güvenli bir boşluk oluşacaktır. Oteller müşterilerine deprem anında yatakların yanında yere uzanmalarını salık veren bir uyarı notunu odalarda her kapının arkasına asarlarsa depremlerde çok büyük hayatta kalma oranlarını sağlayabilirler.

5) Televizyon izlerken deprem olursa ve kolayca kapıdan veya pencereden dışarı kaçmak mümkün değilse, kanepe veya büyük bir koltuğun/sandalyenin yanında cenin pozisyonunda kıvrılarak yere uzanın..

6) Bina çökerken Kapı kirişlerinin altına geçen herkes ölür...Nasıl mı? Eğer kapı kirişlerinin altına geçerseniz ve kapı kirişi öne veya arkaya doğru düşürse inen tavanın altında ezilirsiniz. Eğer kapı kirişi yana doğru yıkılırsa ikiye bölünürsünüz. Her iki durumda da ölürsünüz!

7) Hiçbir zaman merdivenlere gitmeyin/yönelmeyin. Merdivenler (ana binadan) farklı bir "frekans aralığına" sahiptir; ana binadan bağımsız/ayrı olarak sarsılırlar. Merdivenler ve binanın geri kalanı devamlı olarak birbirlerine çarparlar, ta ki merdivenlerin yıkılışı gerçekleşene kadar. Merdivenlere ulaşan insanlar basamaklar yüzünden yaralanırlar. Korkunç şekilde sakatlanırlar. Bina yıkılmasa dahi, merdivenlerden uzak durun. Merdivenler binanın hasar görmesi en muhtemel kısmıdır. Depremde yıkılmamış olsa dahi, merdivenler bağırarak kaçmaya çalışan insanların aşırı yüklenmesi ile çökebilir. Merdivenler binanın geri kalan kısmı zarar görmemiş olsa dahi her zaman güvenlik açısından kontrolden geçirilmelidir.

8) Binanın dış duvarlarına yakın yerlerde durun, mümkünse dışına çıkın. Binanın iç kısımlarındansa dış kısımlarına yakın yerlerde olmak çok daha iyidir. Binanın dış çevresinden ne kadar içeride olursanız, çıkış yolunuzun kapanma ihtimali o kadar artacaktır.

9) Aynen Nimitz yolundaki katlar arasındaki (yıkılan) blokların meydana getirdiği gibi, deprem anında üst yolun yıkılmasıyla ezilen araçların içinde bulunan insanlar ezilirler. San Francisco depreminin kurbanlarının hepsi araçlarının içindeydiler. Hepsi öldü. Araçlarının dışına çıkıp,aracın yanına uzanıp veya oturarak kolaylıkla hayatta kalabilirlerdi. Ölen herkes eğer araçlarından çıkıp, araçlarının yanına oturabilseler veya uzanabilselerdi yaşıyor olabilirdi. Ezilen bütün araçların yanında-kolonların direkt olarak üzerine düştüğü araçlar hariç- 3 feet yükseklikte boşluklar oluşmuştu. 10) Enkaz halindeki gazete ofislerini ve çok miktarda kağıdın olduğu ofisleri dolaşırken kağıdın sıkışmadığını/ezilmediğini keşfettim. Kağıt yığınlarının/kümelerinin etrafında geniş boşluklar bulunur/oluşur. Bu mesajı mümkün olduğu kadar çok kişiye iletmeniz önemle rica olunur

 





genetik / oyun

Genetik oyunu


Genetik

OYUN


MİKROSKOBİK CANLILAR

mikroskobik canlılar [Bu yazıyı izle]

MİKRODÜNYA MUCİZESİ

 

Mantarlar, Küfler ve Mayalar

Mantarlar içlerinde klorofil taşımayan canlılardır. Bünyesine girdikleri canlılarda genellikle enfeksiyon meydana getirerek hastalık yaparlar. Ama aynı zamanda yeryüzündeki canlıların besin ve mineral ihtiyaçlarının büyük bir bölümünü karşılamaktadırlar. Dolayısıyla dünyada yaşamın devamı için gereklidirler. Mikro alemin bu üyesinin yaklaşık 90.000 farklı türü tanımlanmıştır. Bazı tahminlere göre bu canlı, bilinen ve bilinmeyenlerle birlikte 1.5 milyon farklı türden oluşmaktadır.82

Mantarlar genellikle karanlıkta, nemli ortamlarda ve organik maddelerin bulunduğu her yerde ürerler. Sıcak ortamları tercih ederler. Soğukta pek fazla üreyemeseler de onları dondurarak öldürme imkanı yoktur. Soğukta bir çeşit kış uykusuna yatarlar ve hareketsiz olarak sıcak havaların gelmesini beklerler.83 İnsan vücudunda bulunan 55 tür mantar içinde 30'a yakını hastalık yapıcıdır. Diğerleri ise saprotif, yani zararsızdırlar.84

Mantar, üstlendiği göreve ve özelliklerine göre, küf ve maya şeklini alır. Fermantasyon işleminde kullanılan mayalar, ilaç ve yiyecek yapımında kullanılan küfler, aslında hastalık yaparak bitki veya hayvanların ölümüne sebep olan mantarların farklı versiyonlarından başka bir şey değildir. Mantar, yeryüzünün oldukça geniş bir alanına hakim olan bir canlıdır. Öyle ki Oregon Eyalet Üniversitesinden Elaine Ingham, bir ormandan alınan bir çay kaşığı topraktaki bütün mantar liflerinin uç uca eklendiklerinde 1,5 mil (yaklaşık 2.5 km) kadar yayılabildiklerini ve aynı kaşıkta bulunan bakterilerden dört bin kat daha ağır geldiklerini hesaplamıştır. Nemli, deniz seviyesinin altındaki ormanlarda ise bir çay kaşığındaki mantar öbeği 65 hatta 650 km kadar uzayacaktır.85 Mantarın yeryüzündeki bu istilası canlılığın varlığı için son derece önemlidir. Bu konuyu bir başka başlık altında inceleyelim.

 

Mantarlar Yeryüzünde Yaşamın Devamı İçin Gereklidirler


Mantarlar, çevrelerindeki herşeyi rahatlıkla parçalayabilirler. Çünkü mantarların vücutları, mycelia denilen mikroskobik dallardan oluşmaktadır.

Mantarların önemli bir özelliği vardır. Bu canlılar ayrıştırıcıdırlar. Bunun anlamı şudur: Bu canlılar, doğadaki kompleks organik maddeleri basit organik bileşiklere ve inorganik moleküllere dönüştürürler. Yani diğer canlıların bünyelerine alamadıkları besinleri basit bileşikler şeklinde parçalar ve onlara sunarlar. Bunu yaparken amaçları kendi yaşam enerjilerini sağlamaktır. Bunun için kullandıkları yöntem ise oldukça ilginçtir. Mantarlar, diğer canlılar gibi besinleri yedikten sonra sindirmezler. Önce sindirir, yani eritir sonra yerler. Bunun için özel bir enzim salgılar ve yiyecekleri maddeyi parçalara ayırırlar. Çevrelerindeki herşeyi bu yöntemle rahatlıkla parçalayabilirler, çünkü mantarların vücutları mycelia adı verien dallara ayrılmış mikroskobik ince tellerden oluşmaktadır. Besin sindirimi için bu hücreler büyük bir hızla uzarlar.

Bunu mikroskopta bile takip edebilmek mümkündür. Uzayan bu kollar yenilebilen herşeyi, hatta katı maddelerin %100'ünü parçalayıp sindirebilen enzimler salgılarlar. Söz konusu ince tellerin çapı 1 inç'in (yaklaşık 2,5 cm.) 100 binde biri kadardır ve her yarım saatte bir dal oluşur. Bu öyle hızlı bir büyümedir ki, bu şekilde çoğalan tek bir sporun iki günlük gelişimi sonucunda hücrelerin toplam uzunluğu yüzlerce kilometreyi bulabilir.86

Mantarın bu kolları canlının çok çeşitli yerlere ulaşmasını sağlamaktadır. Bu kollar ve söz konusu enzim sayesinde meydana gelen ayrıştırma işlemi, mantarı yaşamın en temel canlılarından birisi haline getirmektedir. Yeryüzünde böyle bir yöntem ile organik molekülleri basit organik maddeler haline getirebilen mantarlar ve bakteriler dışında bir başka canlı yoktur. Peki bu dönüşüm neden önemlidir? Bu dönüşüm önemlidir, çünkü bazı canlılar kompleks organik maddeleri bünyelerine alabilme özelliğine sahip değildirler. Bunların basit parçalara ayrılması gerekmektedir. Mantar bu kompleks maddeleri basit organik maddeler şekline getirerek diğer canlılara sunar.



Mantarlar, diğer mikroorganizmalarla birlikte toprak altında besinleri, hücre materyalleri haline getirmek için faaliyet halindedirler.

Bunun yöntemi ise şudur: Mantarın, besin kaynağına salgıladığı enzim, bu maddeyi küçük moleküller haline getirir. Ve daha sonra mantar kendi besinini içine çeker. Ancak geriye enzim sayesinde ayrıştırılmış organik maddeler kalır. Mantarlar, bu maddelerin ayrıştırılması ile karbon, nitrojen, fosfor gibi önemli kimyasalların açığa çıkmasını sağlar ve bunları yaşayan organizmaların kullanımına hazır hale getirirler. Bu ayrıştırma meydana gelirken aynı zamanda atmosfere fotosentez yapan canlılar için gerekli olan karbondioksit salgılanır ve yaşam için son derece önemli besin maddeleri olan mineraller toprağa geri döner. Bu ayrıştırma işlemi oldukça kapsamlıdır. Mantarlar, ölü bitkileri, ölü hayvanları, boyaları, ayakkabıları, plastikleri, kağıtları, kıyafetleri ve hatta benzini bile ayrıştırabilme gücüne sahiptirler.87

Böyle bir ayrıştırma olmasaydı ne olurdu? Böyle bir ayrıştırma olmasaydı, canlılığın devamı ve yaşamın oluşabilmesi için gerekli olan temel besinlerin tümü ölü hayvan ve bitkilerin içinde saklı olarak kalacaktı. Bu besinlerin açığa çıkarak yeryüzüne tekrar dönmesi hiçbir şekilde mümkün olmayacaktı. Yaşam için gerekli döngülerden bir tanesi gerçekleşmediği için de, yeryüzünde hayat bir süre sonra sona erecekti.88 Bu durumda mantarların yeryüzü için vazgeçilmez mikroorganizmalar olduğu ortadadır. Belki sadece kendi besinlerini sağlama peşindedirler, salgılamakta oldukları enzimin gücünden muhtemelen haberleri bile yoktur. Ancak sırf kendi besinlerini elde edebilmek için tüm canlılara hayat kaynağı olurlar.

Mantarlar kimi zaman da gübrelerin içine yerleşir ve burada da ayrıştırma işlemini yaparlar. Bu işlem oldukça önemlidir. Mantarlar, gübre içinde parçalama işlemine başlar ve selülozu tüketirler. Selülozun çoğu tüketilir tüketilmez, bakteriler de işe koyulur ve ayrıştırma işlemi bu defa bakteriler tarafından devralınmış olur.89 Gübrenin, topraktaki bitkiye fayda sağlamasının sırrı budur.

Mantar, aynı zamanda besinleri yeni hücre materyalleri haline getirme konusunda da adeta bir uzmandır. Eğer bulunduğu yerde sindirmesi gereken aşırı miktarda besin bulunuyorsa, bu besinleri kendi bedeninde pek çok hücreden oluşan bir kitle içinde saklar. Böylece sahip olduğu besini kendisi için depolamakla kalmaz, kendi bedenini genişleterek yeni depolar da meydana getirir. Besin ihtiyacı olmasa bile, besin kaynaklarını, Allah'ın kendisine ilham ettiği bir yöntemle saklaması gerektiğinini bilincindedir.

Mantarlar Bitkilerle Simbiyotik İlişki İçindedirler

Mantarla bitkiler arasında karşılıklı yardımlaşmaya dayanan bir ilişki vardır ve bu birlikteliği sağlayan mantara Mycorrhizae adı verilmektedir. Yeryüzündeki bitkilerin %90'ından fazlası mantarlarla böyle bir ilişki içindedir. Kimi bitkiler mantarların yardımı ile daha da güçlenip canlanırken, kimisinin hayatta kalması tamamen bu mantarlara bağlıdır.


Bitkilerle simbiyotik ilişki içine giren mycorrhizea mantarının yapısı.

Mantarın toprakta gerçekleştirdiği ayrıştırma bitki için mineral, yani besin sağlamaktadır. Bu şekilde hazır mineralleri ve organik bileşikleri elde eden bitki kısa bir süre içinde gelişir ve eskisinden çok daha sağlıklı olur. Bitki, aynı zamanda kendisi için besin üreten bu konuğunu şeker, amino asit ve diğer bazı organik maddelerl e besler. Bu ilişki, tüm bitkiler için son derece büyük bir öneme sahiptir. Örneğin bu mantarlarla ortak bir yaşam içine girmeyen orkideler ölmekte, pek çok orman ağacı zamanla kuruma aşamasına gelmektedir. Söz konusu ağaçların bulunduğu alana uygun mantarlar ve mantar sporları yerleştirildiğinde ise ağaçlar normal bir büyüme evresine girmektedir.90 Başka bir deyişle mantarlar, canlılığın en önemli üyelerinden bitkilerin yaşamı için mutlaka gereklidirler.


Bitki köklerini sarmış olan ve bitkilere besin sağlayan mantarlar.
Ağaçların köklerine yerleşerek onlara besin sağlayan Mycorrhizae, aynı zamanda ağaçların kayalıklarda tutunacak yer edinmeleri için de gereklidir. Ayrıca bu mantar, köklerine yerleştiği çamları çeşitli kök hastalıklarından da korumaktadır. Ağacı bulunduğu yerde yerleşik kılan, onu çeşitli hastalıklardan koruyan ve onunla paylaşmak için fosforu, topraktaki diğer besinleri ve suyu çekip çıkaran bu akıllı ve üstün yetenekli mantarın karşılığında aldığı yegane şey ise bir miktar şekerdir.91


Resimlerde görülen bitkilerden canlı ve sağlıklı olanlar, mantarlarla ortak yaşam içinde olanlardır. Köklerinde mycorrhizae bulunmayanlar ise, büyüyememiş ve güçsüzleşmişlerdir.
Evrimin sahte mekanizmalarının mantıksızlığı ve imkansızlığı bu ve bunun gibi çeşitli ortak yaşam örneklerinde açıkça ortaya çıkmaktadır. Evrime göre tek başına bir yaşam mücadelesi içinde olması gereken bu canlılar, evrim mantığının tam tersine birbirlerinin hayatta kalabilmeleri için çabalamaktadırlar. Üstelik; fotosentez özelliği, üstün bir bilgi bankası olan tohumu, oksijen ve su döngüsünün en önemli kaynağı olan yaprakları ile kusursuz bir canlı olan bitkinin yaşayabilmek için gözle görülmeyen mantar hücrelerine ihtiyaç duyması yine Darwinistlere göre büyük bir soru işaretidir. Çarpık evrim mantığına göre düşünüldüğünde, her yönüyle mükemmelliğe işaret eden değişimler geçirmiş olmasına rağmen bitkiler, en önemli ihtiyaçları için başka canlılara bağımlı kalmışlardır. Son derece özel ve kompleks sistemlere sahip olmalarına rağmen, topraktan kendi kendilerine besinlerini alamamaktadırlar. Bu üstün nitelikli canlılarda gelişemeyen bu özellik, nasıl olup da bir mikroorganizmada gelişebilmektedir?

Darwinistler kendilerine sorulan yüzbinlerce benzer soruda olduğu gibi bu sorunun cevabında da büyük bir tutarsızlık ve tereddüt içindedirler. Darwinistler hiçbir şekilde yaşanmamış bir evrim sürecini savunmaktadırlar. Yaşanmayan böyle bir süreç için hikayeler üretmek elbette bilimselliğe sığmamaktadır. Dev ağaçların ve birbirinden çeşitli bitkilerin yapamadıklarını, gözle görülemeyen mikroorganizmaların yapmaları ise, ancak onları yaratan Allah'ın benzersiz ve üstün aklını sergilemektedir. Allah Kuran'da şöyle buyurmuştur:

Gaybın anahtarları O'nun katındadır, O'ndan başka hiç kimse gaybı bilmez. Karada ve denizde olanların tümünü O bilir, O, bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez; yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru dışta olmamak üzere hepsi (ve herşey) apaçık bir kitaptadır. (En'am Suresi, 59)

 

Mantarlar Çeşitli Hastalıkların Sebebidir

Mantarlar, bitkilerin büyüme ve gelişmelerine yardımcı oldukları gibi kimi zaman da öldürücü etkilere sahip birer istilacıdırlar. Av olarak belirlediği canlıya yavaşça yaklaşan bir mantar, son derece dostane bir şekilde canlının bedenindeki yerini alır ve sakince onu istila etmeye başlar. Eğer istila ettiği canlı bir bitki ise, artık söz konusu bitkinin tüm hücreleri mantarın besini haline gelmiştir.


Rutubetli bir çam iğnesi üzerine yerleşen mantar filizlenir ve gözeneklerden içeriye mikrop tüpünü bırakır. Kısa bir süre sonra bütün dal, mantarın besini haline gelerek ölür.

Mantar, bir yaprağın üzerine ulaştığında bulunduğu yere cutinase adı verilen bir enzim salgılar. Bu madde, bitkilerin yapraklarının ve gövdesinin üzerinde bulunan mumlu tabakayı eritir. Bu bölgenin erimesinin ardından mantar için varolan en önemli engel aşılmış olur ve bu canlı artık kolaylıkla bitkiyi istila edebilir.92Mantarın söz konusu engeli aşabilmesi için bedeninde özel olarak ürettiği enzim konusunda biraz durup düşünmeliyiz. Mantarın bitkiye ulaşmasını önleyen söz konusu sınırı ortadan kaldırmak normal şartlarda bir mikroskobik organizma için imkansızdır. Oysa bu mikroskobik organizma, bu sorunun üstesinden gelecek önemli birtakım özelliklerle birlikte yaratılmıştır. Tek bir hücrenin içinde yine kimyasal işlemler gerçekleşmekte, oluşan kimyasal bileşiklerle bir enzim meydana gelmekte, oluşan bu enzim tam da bu mumlu tabakayı eritecek nitelikte olmaktadır. Salgılanan bu enzim, mumlu tabakayı eritemeyecek kadar güçsüz veya yaprağı tamamen ortadan kaldıracak kadar kuvvetli olabilirdi. Ancak mikroskobik canlının ürettiği mikroskobik salgı görevini tam olarak yerine getirir. Bu işlemden sonra, mantar da kendisine ilham edilen şekilde hareket edecek ve bitkiyi besin olarak kullanmak üzere kollarıyla sarmaya başlayacaktır.

Bir başka örnek de çam ağacının dallarından birini ele geçiren mantar türüdür. Bir mantar sporu, rutubetli bir çam iğnesi üzerine yerleştikten sonra filizlenir ve kolları ile bir lif yumağı şeklini alır. Üzerinde bulunduğu iğne yapraklardan birinin gözeneklerinden içeri sızar ve içeriye mikrop tüpünü bırakır. Mantarın öldürücü kısmı yaprağın içine sızdıktan sonra yaprağın damar dokusunu ele geçirir ve dala doğru ilerlemeye başlar. Dalda mantar uzantıları dört bir yana dağılır ve ulaştığı yerleri ele geçirir. Sonuçta bu mantar öbeği içinde bulunduğu dalı çevreleyerek adeta bir kemer gibi kuşatır ve besin akışını keser.93 Besin alamayan dal, kısa bir süre sonra ölür ve tümüyle mantarın besini haline gelir.



Mantarlar yerleştikleri ağaç dallarını kısa bir süre sonra tümüyle istila ederler. Kimileri de ölmeye başlayan ağaçları yiyen fırsatçılardır.

Bir ormanda bitkileri ve ağaçları çevrelemiş olan yüz ile iki yüz mantar türü bulunmaktadır. Bu mantarların bir kısmı yerleştiği ağaç gövdesi veya ağaç dalında faaliyet halindedir. Büyük bir çoğunluğu ise ağaç bir rahatsızlık yaşadığında ya da ağaç çeşitli sebeplerle ölmeye başladığında ağacı "yemek" için hazır bekleyen fırsatçılardır. Toprak altında yemek için fırsat kollayan mantarlar da vardır. Örneğin gölgelik mantarı, ağacın dalının çürüyerek yere düşmesini sabırla beklemektedir.

Ancak bazı mantarlar ağaç henüz canlı iken faaliyetlerine başlarlar. Genellikle ağaçlar 15 ayrı hastalığa sebep olan mantar türüne sahiptir. Ancak bu mantarların yaptıkları hastalıklar ağaçları öldürücü türden değildirler. Genellikle ağaçlarda gözle görünür hastalıklar meydana getirir, ama sonra bir grip hastalığı gibi geçip giderler. Ancak elbette bunların da çeşitli kalıcı etkileri olabilmektedir. Örneğin bu mantarlar yaydıkları hastalıklar nedeni ile bir bölgede yetişen ağaç türlerinin üremesini engelleyebilir ve yayıldıkları alanı sınırlayabilirler.94

Kimi zaman mantarlar sebze ve meyvelerin oluşumunda da sorun yaratabilirler. Oomycota Phytophthora adı verilen mantar türü genellikle domatesleri ve patatesleri istila etmektedir. Bu istilanın çapı çok büyüktür ve son derece önemli etkileri vardır. 1845-1860 yılları arasında yaşanan büyük patates kıtlığı bu mantarların faaliyetlerinin bir sonucudur.95


Üzeri mantar tarafından sarılmış olan nematod.
Mantarların bazı hayvanları da istila edebilme yetenekleri vardır. Çoğunda hastalık meydana getirirken, bazılarının ölümüne de sebep olabilirler. Bazılarını ise besin olarak kullanmak üzere şuurlu bir biçimde öldürürler. Örneğin toprak solucanlarından çok daha küçük boyutlarda olan bir solucan cinsi, nematodlar, mantarların olağanüstü tuzaklarına yakalanarak bu canlılara yem olurlar. Mantarlar, nematodların yakınlarda bir yerlerde olduğunu "sezinlediklerinde" solucanların yapışıp kalmalarını sağlayan yapışkan tuzaklar kurarlar. Bu tuzakların en basit olanı bile avını saniyenin onda birinde hisseden üç hassas mantar hücresine sahiptir. Bu hücreler merkezde bir basınç hissettiklerinde daralır ve kapanırlar. Böylelikle av bu tuzağın içinde kalmış olur. Mantar hücrelerinin oluşturduğu bu tuzak, kurbanın üzerinde birkaç saat içinde büyüyen ve onu hızla sindiren bir ağ meydana getirir.
Tuzağa düşen solucanlar, bu ilmikten kurtulsalar bile ve mantarın filizleri az miktarda da olsa artık onların üzerindedir ve bu filizler bulundukları yerde eninde sonunda büyüyecektir. Sonuçta solucan bir saat içinde ölür.96


Etobur bir mantarın varlığı kuşkusuz şaşırtıcıdır, ama asıl şaşırtıcı olan mantarın, avını yakalayabilmek için sahip olduğu tuzak kurabilme yeteneğidir. Ne kadar şaşırtıcı olsa da bir hayvanın, hatta bir bitkinin başka bir canlı için tuzak hazırlaması, görülebilen ve belirli bir hacme sahip olan canlılar olmaları nedeni ile mantığa daha uygun gelebilir. Ancak görülemeyen, nasıl varolduğunu ve nasıl yaşadığını anlayabilmek için mutlaka teknolojiye ihtiyaç duyduğumuz mantarların, bir hayvana tuzak kurabilecek bir bilinci nasıl edindikleri son derece önemli bir sorudur. Bu sorunun cevabı, çevresindeki gerçekleri görmek isteyen ve aklını kullanabilen bir insanı Allah'ın varlığını tasdik etmeye götürür. "Hiçbir ihtiyaç olmamasına rağmen" bir mikroskobik canlının yöntemler geliştirerek akıl kullanması, Allah'ın evreni kusursuz bir uyum içinde yaratmış olduğunu ortaya koymaktadır.

 

Mantarların Korunma Yolları


Mantarlar, ısı donma noktasına ulaştığında vücutlarının çevresinde buz kristalleri oluşturarak atmosferin üst kısımlarına sığınırlar. Hava akımlarıyla sıcak bir yere taşınana kadar burada adeta bir kış uykusundadırlar.

Bakteriler ve diğer mikro canlılar gibi, mantarların da kendi varlıklarını devam ettirmek için aldıkları tedbirler ve gerçekleştirdikleri "akıllı" işlemler vardır. Bu organizmalar, ısı donma noktasına ulaşırken çeşitli kimyasallar sayesinde vücutlarının çevresinde buz kristalleri oluştururlar. Daha önce bakteri ve alg gibi mikroorganizmalarda gördüğümüz gibi, bu canlılar da şartların kendileri için zorlaştığını anladıklarında hemen atmosferin üst bölümlerine sığınmaya ve hava akımları ile daha sıcak yerlere taşınmaya karar verirler. Yaptıkları şey ise, bir buz kristali haline geldikten sonra rüzgar ile bulutlara geçmektir. Kendileri için uygun bir zaman ve uygun bir yer bulduklarında ise canlı bir çekirdek halinde yeryüzüne geri dönerler. Bu akılcı yöntem sayesinde mantarlar kendilerini koruma altına aldıkları gibi rahatça etrafa yayılabilme özelliği de elde etmiş olurlar.

Bir mikroorganizmanın havanın donma noktasına eriştiğini sezinleyerek etraftaki kimyasalları kullanma yeteneğine sahip olması, kuşkusuz üstün bir özelliktir. Kullanılan yöntem son derece şuurludur. Bu canlının bulutlarda bir buz kristalinin içinde korunabileceğini "biliyor" olması gerekmektedir. Bunu, zamanla veya deneme-yanılma yaparak öğrenmesi elbette mümkün değildir. Karşımızda bunu deneyerek öğrenecek şuurlu bir canlı değil, birkaç hücreden oluşan bir mikroorganizma vardır. Bu özellik de, diğerleri gibi evrim teorisinin temelindeki mantıksızlığı ve Darwinistlerin yaşadıkları çaresizliği açıkça ortaya koymaktadır. Evrimin hiçbir mekanizması mikroskobik bir canlının kendisini koruma ihtiyacı duyarak böylesine zor bir yöntemi tercih etmesini ve bunu kolaylıkla başarabilmesini açıklayamamaktadır.

Kuşkusuz evrimciler bu gerçeği hiçbir zaman açıklayamayacaklardır. Çünkü her canlıyı, sahip olduğu her ince detay, her kusursuz özellik ile Allah yaratmıştır. Bu canlıların, hayatta kalmak için gerekli olan tedbirleri önceden bilmeleri, deneme yanılma metodu ile keşfetmeleri gerekli değildir. Çünkü onlar, kendilerini yaratmış lan, kendilerini koruyup kollayan ve rızıklandıran Allah'ın bilgisi ve idaresi altındadırlar. Yalnızca Allah'ın dediğini yapar, yalnızca O'na itaat ederler.

 

Bir Başka Mantar Çeşidi: Küfler

Küfler bir tane çekirdeğe sahip olan tek hücreli mantarlardır. Bölünerek çoğalan bu canlıda, bölünen her parça yine küfün kendi içinde gelişir ve gruplaşarak bir koloni haline gelir. Genellikle küf hücreleri bakterilerden büyüktür ve yumurta biçimindedirler. Bir hayvan hücresinde bulunan organellerin çoğuna sahiptirler.

Küfler, tıpkı bakteriler gibi uygun koşullarda hızla gelişerek insan sağlığını tehdit edici bir duruma gelirler. Bu organizmaların bazıları da gıdalarda toksin adı verilen ve insan ve hayvanlarda zehirlenmelere yol açan zehirli maddeler üretirler. Hatta bu maddelerin bazıları kanser yapıcı etkiye sahiptir. Küfler bakterilere kıyasla daha az besin öğesine ihtiyaç duyan ve gelişebildikleri koşullar açısından da düşünüldüğünde daha kötü şartlarda gelişebilen mikroorganizmalar oldukları için çoğu ortamda üreme olanakları bakterilere kıyasla daha fazladır.

Küfler etrafta buldukları organik artıklarla beslendikleri gibi, yine etraflarında bulunan canlı mikroorganizmaları da besin olarak kullanabilirler. Örneğin bir beyaz küf olan Entomophtorales, toprağın altındaki sularda yaşayan amiplerle beslenir. Çevresinde dolaşan bir amip gördüğü zaman, dokunaçlarıyla onu yakalayarak tüm hücre içini emer, geriye sadece zarını bırakır.97 Küfler bu yönleriyle etobur özellik de göstermektedirler.

Ancak küfler, elbette sadece zarar verici organizmalar değildirler. Bu canlılar çok geniş alanlarda kullanılabilmekte ve besinlerin üretilmesinden ilaçların yapımına kadar çok yönlü olarak insanlara hizmet vermektedirler. Küfler, birtakım organik asitlerin, bağışıklık sistemini bastırıcı ilaçlar da dahil olmak üzere bazı ilaçların ve penisilin gibi çeşitli antibiyotiklerin yapımında kullanılmaktadırlar. Küflerin bu alandaki faydaları oldukça büyük önem taşımaktadır.

Küfler Çeşitli İlaçların Yapımında Kullanılırlar


Sitafilokok bakterisi ve Alexander Fleming.
Mikro canlıların yaşama etkileri oldukça çeşitli şekillerde olabilmektedir. Bizim kimi zaman bir ekmek parçasının üzerinde fark edebildiğimiz bir küf kitlesi, aslında son derece önemli olabilmekte ve hayatımızın çok büyük bir bölümüne etki etmektedir. Küflerin tıpta kullanımı, onların bu etkilerini görmek açısından kuşkusuz son derece önemlidir. Oldukça büyük öneme sahip, hatta ölüme sebep olabilecek bazı hastalıklar, bu mikroorganizmalar sayesinde geliştirilen ilaçlarla ortadan kaldırılmaktadır.

1928 yılında Alexander Fleming, bakteriler üzerine bir deney yaptı. Çeşitli deney tabakları içine farklı türlerde bakteriler yerleştirdi. Bir süre sonra sitafilokok bakterisi içeren tabaklardan birinde küflerin geliştiğini gördü. Küflerin geliştiği bu ortamda, tabak içinde üremesi beklenen bakteriden eser yoktu. Bunun anlamı şuydu; küf bakteri için zehirli olan bir madde salgılamış ve bakteriyi ortadan kaldırmıştı. Bakteriyi ortadan kaldıran bu mikroorganizma Penicillium notatum adında bir mantar türü idi ve bu canlının saflaştırılması ile "penisilin" maddesi üretildi.

Şu an başlıca bakteri enfeksiyonlarının en güçlü tedavi edicisi olarak bilinen penisilin, söz konusu küf mantarının bakteriyi öldürme becerisinin keşfinden başka bir şey değildir. Bu olağanüstü yeteneğe sahip olan küf mantarı, yaklaşık bir yüzyıldır insanların çeşitli ölümcül hastalıklardan korunmalarını sağlamakta ve daha pek çok ilacın üretiminde kullanılmaktadır. Organ nakilleri yapılan hastalarda bağışıklık sistemini baskılamak için kullanılan bir ilaç olan Cyclosporine de yine iki mantar türünden üretilmektedir. Bazı mantarlar ise kanamaları kontrol altına alan, tansiyon kontrolü sağlayan ve migren ağrısını hafifleten ilaçlarda kullanılmaktadır.

 

Fermantasyonla Besin Üreten Mayalar


Üstte resimleri görülen ekmek mayası, oksijensiz ortamda fermentasyon yapar. Bu faaliyetinin sonucu ise birbirinden lezzetli besinlerdir.
Mayalar küre, oval ve silindir biçiminde olan tek hücreli mantarlardır. Büyüklükleri 7-17 mikrondur. Dolayısıyla bir gram mayada yaklaşık olarak 15 milyon bağımsız hücre bulunmaktadır. Yaklaşık 600 bilinen maya türü vardır.Mayalar şekerle beslenirler ve oksijensiz ortamda şekerden etil alkol ve karbon dioksit üretebilirler. Bu işleme mayalanma adını veririz. Onların bu yetenekleri oldukça büyük ekonomik öneme sahiptir. Bu canlılar çeşitli besinlerin meydana getirilmesinde kullanılırlar. Ekmeğin üretimi için temel unsur olan maya, ürettiği karbondioksiti ekmek hamurunun içinde baloncuklar şeklinde tutarak ekmeğin şu anki şeklini ve tadını almasını sağlar. Aynı zamanda soya fasulyesinin fermente edilmesinde de kullanılan maya, soya sosunun üretimini sağlar. Normal şartlarda düşük kalorili bir besin olan soya sosu ile beslenen kişiler fazla kalori alamasalar da maya ve soya fasulyesi ikilisinin beraber sağladıkları yaşamsal amino asitlere sahip olacaklardır. Dolayısıyla mayalar, bize son derece besleyici aynı zamanda da faydalı besinler sunmak için faaliyet halindedirler.

 

Mantarlar ve Alglerin Ortak Yaşam Ürünleri: Likenler

Bazı mantarlar alglerle ortak yaşarlar. Bu birleşimden meydana gelen yeni canlıya ise 'Liken' adı verilir. Likeni meydana getiren iki canlı da karşılıklı olarak birbirlerinden fayda elde etmektedirler. Mantar, algin gerçekleştirdiği fotosentez işlemi sonucunda besin elde ederken, alg de mantarın kendisine sağladığı su ve mineral sayesinde kurumaktan korunmakta ve kendisi için emin olan bir yerde yaşamını sürdürmektedir.

İki mikroorganizmanın birleşerek meydana getirdiği bu yeni canlı, mineralleri genellikle havadan ve yağmur sularından alır. Canlı, havanın toksik etkisine karşı güçlü değildir, bu nedenle sadece hava kirliliğinin olmadığı yerlerde yaşayabilir. Ancak bir likenin yaşaması için sıcaklık çok büyük bir fark teşkil etmez. Likenler, tropik bölgelerde yaşayabildikleri gibi soğuk kutup bölgelerinde de yaşayabilirler.

Ağaç gövdeleri, dağ tepeleri ve çıplak kayalıklar, likenlerin genel olarak yaşadıkları yerlerdir. Bu canlılar, kayalıkları istila eden son derece önemli organizmalardır. Likenler toprağın meydana gelişinde oldukça önemli bir rol oynarlar. Burada mantarlara özgü ayrıştırıcı özellik son derece önemlidir.


Mantar ve alglerin ortak yaşam ürünü olan likenler.
Liken, mantarın bu özelliğini kullanarak kayanın üzerini yavaş yavaş ayrıştırır ve kayanın rüzgar ve yağmur ile parçalara ayrılmasına neden olur. Likenlerin bazıları oldukça sert kayaları bile çözebilecek bir güce sahiptir.98 Bu güç sayesinde parçalara ayrılan kayanın ufalanması ile toprak meydana gelir. Böylesine ince bir ayrıştırmayı doğada gerçekleştirebilecek başka bir canlı daha yoktur.

Siz tonlarca ağırlıktaki son derece sert bir kayayı en küçük parçalarına, hatta minerallerine ayrıştırmayı denemek için kuşkusuz oldukça büyük bir çaba harcamak zorundasınız. Kayayı parçalayabilmek için elinizde güçlü birtakım kırıcı aletlerin olması gerekmektedir. Oldukça yorucu bir güç harcamalı ve kayayı mümkün olan en küçük parçalara ayırdıktan sonra mineralleri elde edebilmek için ona özel şartlarda birtakım kimyasal işlemlere tabi tutmanız gerekir. Ancak bu şekilde belki amacınızın bir bölümüne ulaşabilirsiniz. Oysa sizin bu kadar çaba ve güç harcadığınız bu işlemi, mikroskobik organizmalar bulundukları yerde kazma-kürek ihtiyacı duymadan, özel laboratuvar şartlarına gerek olmadan sakince halletmektedirler. Ortada önemli bir kıyas vardır: Bir yanda akıllı, şuurlu, planlar yapabilen ve gerektiğinde her türlü imkanı seferber edebilen insan, bir yanda da kendi varlığından habersiz, beslenme ve üremeden başka bir amacı olmayan mikroskobik bir canlı. Bu kıyas evrimcileri oldukça endişelendirir. Böylesine küçük ve şuursuz canlıların bilinçli özellik göstermeleri, evrimcilerin teorilerine son derece ters düşmekte, iddialarına büyük bir darbe vurmaktadır. Daha önce hiç de önem vermedikleri bir mikroskobik canlı, hiç ummadıkları şekilde tüm teoriyi çürütebilmektedir.

Bu organizmalar kendilerinden tonlarca kat ağır ve aynı zamanda son derece sert olan kayaları parçalara ayırmanın dışında başka özelliklere de sahiptirler. Bazı likenler sahip oldukları algler sayesinde renkli pigmentler içerirler. Bu pigmentlerden bir tanesi, yani orchil, yünlere renk vermek için, diğeri yani litmus ise kimya laboratuvarlarında asit-baz (PH) inhibitörü (PH düzenleyicisi) olarak kullanılmaktadır.


Likenler genellikle temiz havada, ağaç gövdeleri, dağ tepeleri ve çıplak kayalıklarda yaşarlar. Mantar, algin fotosentez özelliği sayesinde besin elde ederken, algler de mantarın ayrıştırıcı özelliği sayesinde mineraller elde ederler. Bunun yanı sıra, emin bir yerde barınak da bulmuş olurlar.

Karşımızda her iki üyesi de son derece şuurlu işlemler gerçekleştiren ve oldukça detaylı özelliklere sahip olan bir canlı vardır. Bu canlı, kendi besinini üretebilmekte, aynı zamanda canlıların faydalanacağı basit organik bileşikler meydana getirmek için ayrıştırma işlemine devam etmektedir. Bu canlının üremesi veya yayılması da aynı şuurlu yeteneği sergiler. Zor koşullarda veya üremeye karar verdiklerinde likenler, mikro bedenlerinden soredia adlı bir parçayı koparırlar.


Likenlerde, algler sayesinde çeşitli pigmentler bulunur. Bunlardan orchil, yünlere renk vermek için, litmus ise laboratuvarlarda asit-baz inhibitörü olarak kullanılmaktadır.
Bu parça, her iki canlının da parçalarını ve özelliklerini taşımaktadır. Bu parça üremek için uygun bir yere yerleşir ve burada yeni likenler meydana gelir. Eğer liken algsiz kalırsa veya likenin mantar üyesi herhangi bir sebepten ötürü ortağını değiştirmek isterse, bu durumda mantar sporlar meydana getirir. Bu sporlar rüzgar ile taşınırlar ve uçsuz bucaksız bölgelerde hiç bilmedikleri ve tanımadıkları koşullarda kendilerine yeni bir alg bulurlar.99

Bu canlıların hangi kararla ve hangi sebeple biraraya gelerek yepyeni bir canlı meydana getirdikleri, neden birarada yaşamayı tercih ettikleri gerçekten de anlaşılması güç sorulardır. Kendi başlarına varlıklarını sürdürebilen ve ihtiyaçlarını karşılayabilen bu iki mikroorganizma, bir sebeple ortak yaşamaya karar vermişlerdir. Eğer yeryüzündeki canlıların tümü evrim sürecine göre bir gelişme ve değişim geçiriyor olsalardı, bu ortak yaşamın da son derece büyük bir ihtiyaç sonucunda ortaya çıkmış olması gerekirdi. Oysa ortada böyle bir ihtiyaç yoktur. İki canlının da birbirlerine zorunlu bir bağlılıkları söz konusu değildir. İki mikroorganizmanın biraraya gelme kararı ile oluşan likenler, aslında tümüyle özel birer tasarımdırlar. Kayaların parçalanması ve toprağın oluşumu için, hiçbir fayda elde etmemelerine rağmen biraraya gelmeye karar verirler. Çünkü bu canlılar, Allah'a boyun eğmiş, O'nun ilhamı ile hareket eden canlılardır. Allah Kuran'da aklını kullanan insanlar için canlılarda önemli hikmetler olduğunu şöyle haber vermektedir

bilim haberleri

Kayıp kıta AtlantisPDFPrintE-mail
Written by Bilim haberleri   
Saturday, 21 February 2009

İngiliz The Daily Telegraph gazetesinde yer alan habere göre Kanarya Adaları yakınlarında Batı Afrika sahiline 620 mil (997 kilometre) uzaklıkta bir nokta kayıp kıta Atlantis olduğu sanılan harabelerin izine rastlandı.

Google Ocean'da tespit edilen ve insan eliyle yapılmış kusursuz bir dikdörtgene benzeyen "gizemli" şekillerin Atlantis olabileceği tahmin ediliyor.

Galler büyüklüğünde olduğu tespit edilen dikdörtgenin bir mühendis tarafından belirlendiği bildiriliyor.

4 kilometre derinlikte olan dikdörtgen yapı, mimari çizimleri andıran bir harita şeklinde ve birbirini direkt kesen, rahatlıkla görülebilen çizgilere sahip.

Keşfin yapılmasıyla birlikte okyanus bilimciler ve jeofizikçiler araştırma için hazırlıklara başladı.



Kayıp kıta Atlantis

Atlantis, Platon'un Timaeus ve Critias kitaplarında bahsettiği efsanevi batık bir kıta ve uygarlık olarak biliniyor.

Platon'a göre Atlantis, "Herkül Sütunları'nın ötesinde" yer alan, Batı Avrupa ve Afrika'nın birçok kısmını fetheden ve Solon'un zamanından 9 bin yıl önce (yaklaşık M.Ö. 9500) Atina'yı fethetmeye çalışan, ancak başarılı olamayıp bir gecede okyanusa batan bir uygarlık."

New York Üniversitesi'nden arkeoloji küratörü Dr. Charles Orsel, Google Earth'te keşfedilen şekillerin Platon'un tarif ettiği yerde bulunduğunu belirtti.


Google Ocean

Google Ocean‘da Okyanusların 3D haritalarını barındırıyor. Google Ocean, geçtiğimiz Aralık ayında dünyanın dört bir yanından davet edilen yüzlerce oşinografın ortak çalışmasıyla oluşturuldu.

Sualtındaki volkanların etrafında sanal olarak yüzmenizi sağlayan uygulamayla egzotik deniz yaşamı hakkında videolar izlenebiliyor, batıklar hakkında bilgi ve fotoğraflara ulaşılabiliyor.

Koordinatlar
 
31°17'36.92"K 24°20'11.04"B


70 yıl içinde yerküre ısınacakPDFPrintE-mail
Written by Bilim haberleri   
Saturday, 21 February 2009

TAGEM Genel Müdür Yardımcısı Dr. Beyazgül geleceğe yönelik yapılan projeksiyonlara göre 2080 yılına kadar sıcaklığın ortalama 3.1 santigrat derece artmasının tahmin edildiğini dile getirdi. Dr. Beyazgül, iklim bilimcilerin bunun sonucu olarak yüksek enlemlerde yağışların artmasını, orta ve güney enlemlerde ise azalmasını beklediklerini ifade etti. Küresel ısınma sonucu iklimde bir bozulma olduğunu ve önlem alınmadığı takdirde bozulmaların artarak devam edeceğini belirten Dr. Beyazgül, şiddetli iklimsel değişmelerin yaşanacağının beklendiğini ifade etti. Son yıllarda yaşanan iklim değişiklerinin belirli bir alan veya dönemde kuraklığa sebep olduğuna dikkat çeken Beyazgül, kuraklık olgusunun iklim değişikliği ile birlikte ele alınması gerektiğini ifade etti.

Türkiye'de farklı bölgelerin iklim değişikliğinden farklı etkileneceğinin altını çizen Beyazgül, ülkenin kuzey yarı kürede ve bir geçiş bölgesinde olduğunu hatırlattı. Bu nedenle Türkiye'nin küresel ısınmaya bağlı iklim değişikliğinden en fazla etkilenen ülkelerden biri olacağını dile getiren Dr. Beyazgül, Güneydoğu, İç Anadolu, Ege ve Akdeniz bölgelerinin daha çok etkileneceğinin tahmin edildiğini ifade etti.

70 yıl içinde yerküre ısınacakKüresel ısınma ve kuraklığın su kaynaklarına doğrudan etki etmesi nedeniyle en fazla tarım sektörünü sıkıntıya sokacağınıın altını çizen Beyazgül, suyun dörtte üçünün tarımsal sulamada kullanıldığını ve bunun tarımsal üretimi sınırlayan en önemli faktör haline geldiğini belirtti. Türkiye'de son yıllarda en kurak mevsimlerin yaşandığını ve kuraklığın artacağına yönelik tahminlerin ilgili kuruluşlarca yapıldığına vurgu yapan Beyazgül, Türkiye'nin en kurak mevsimini 2007 yılında yaşadığını en çok etkilenen bölgelerin ise Ege, Marmara, İç Anadolu ve Güneydoğu Anadolu olduğunu hatırlattı. Bunun sonucu olarak bazı önemli hububat merkezlerinde kayıpların yüzde 40-50 oranına ulaştığını ifade eden Beyazgül, buğday üretiminin ise 20 milyon tondan 17,2 milyon tona gerilediğini dile getirdi. Beyazgül, dünyada da benzer gelişmelerin yaşandığını, bunun doğal sonucu olarak fiyatlarda artışlar oldğunun altını çizdi.


Türkiye'nin sahip olduğu iklim, toprak, su ve biyoçeşitlilik potansiyeli dikkate alındığında bu etkileri en aza indirecek çözümleri de içerisinde barındırdığına vurgu yapan Beyazgül, alınacak önlemlerin başında bunların korunması geldiğini dile getirdi. Beyazgül, iklim değişikliği ve biyoenerji arzının yarattığı güçlüklerle mücadele etmek için iklimle uyumlu ve sürdürülebilir üretim tekniklerinin geliştirilmesi gerektiğinin altını çizdi. Bakanlık olarak yağmurlama, damla sulama teknikleri, daha az su ihtiyacı olan bitki türlerinin yetiştirilmesi gibi tedbirler aldıklarını ifade eden Beyazgül, su kaynaklarının korunması, kirletilmemesi ve tasarruf edilmesi gerektiğini sözlerine ekledi.

(CİHAN) 


yeşil periPDFPrintE-mail
Written by Bilim haberleri   
Saturday, 21 February 2009

http://www.timeturk.com/images/news/35366.jpgeşil periDünya Astronomi yılı olarak ilan edilen 2009’un ilk önemli gök olaylarından biri Şubat ayının sonunda gerçekleşecek. Lulin Kuyrukluyıldızı 24 Şubat’ta dünyaya en yakın konuma gelecek. Göz alıcı yeşil rengiyle güneş sistemini ilk kez ziyaret edecek olması, Lulin’i astronomlar açısından daha da ilginç hale getiriyor. 


Lulin kuyrukluyıldızı, 2007 Haziran’ında Çin Sun Yat-sen Üniversitesi’nde meteoroloji öğrencisi 19 yaşındaki Quanzi Ye tarafından keşfedildi. Geceler önce “gökyüzü taraması” için Tayvanlı astronom Chi Sheng Lin’in Lulin gözlemevinde çektiği resimlere göz gezdiren Ye, yıldızlardan birinin yıldız olmadığının farkına vardı. Kuyrukluyıldıza keşfedildiği gözlemevinin adı Lulin verildi.

Amatör astronom Jack Newton Arizona’daki evinin arkasındaki gözlemevinde 1 Şubat’ta çektiği aşağıdaki resimde Lulin’in göz alıcı rengi açıkça görülebiliyor.

Kuyrukluyıldız dünyaya en yakın geçişini 24 Şubat 2009’da gerçekleştirecek. Yapılan tahminlere göre azami parlaklığının 4 ila 5 kadir olması bekleniyor. Bunun anlamı şehirler gibi ışık kirliliğinin olmadığı kırsal bölgelerde çıplak gözle gözlenebilecek.

Lulin’in güneş sistemine ilk kez ziyaret yapması da onu ilginç hale getiren diğer bir özellik. Güneş ışığına ilk kez maruz kalacak olması, astronomların sürpriz beklentisini artırıyor. Kuyrukluyıldız göz alıcı yeşil rengini Jüpiter boyutundaki atmosferinden alıyor. Kuyrukluyıldızın çekirdeğinden çıkan jetler, siyanojen (birçok kuyrukluyıldız da bulunan zehirli bir gaz) ve diatomik karbon (C2) içeriyor.

1910 yılında dünyanın Halley’in kuyruğundaki geçmesi endişelere yol açmıştı. Ancak kuyrukluyıldızdaki siyanojen dünya atmosferine girememişti. Lulin’de böyle bir endişeye bile gerek yok zira en yakın konumunda dahi dünyadan 38 milyon mil uzakta olacak.

Lulin’i kendi çıplak gözlerinizle görmek istiyorsanız biraz erken kalkmanız gerekiyor. (Şehirde imkânsız.) Güney göğünün 1/3ünde bulunabilecek Lulin, güneşten birkaç saat önce doğuyor. Yeşil kuyrukluyıldız Lulin’i bulabileceğiniz yerler:

6 Şubat: Lulin Kuyrukluyıldızı, Terazi Takımyıldızının denge noktası çift yıldız sistemi Zubenelgenubi’den (el-Zuban el-Janubi, Arapça, güney pençesi, el-kiffah el –Janubi  de denir, Güney Kefesi) süzülecek. Zubenelgenubi, Büyük Ayı kadar parlak olduğu için çıplak gözle rahatça bulunabilir. Buraya dürbünle baktığınızda Lulin’i görebilirsiniz.

16 Şubat: Kuyrukluyıldız Lulin, Başak Takımyıldızı’nın en parlak üyesi Spica’dan geçecek. Birinci kadirden yıldızlardan olan Spica, şehirden bile görülebilir. Spica’ya bakarak Lulin görülebilir.

24 Şubat: Bu tarihte Lulin en yakın konumunda olacak. Aslan Takımyıldızı’ndaki Satürn’den birkaç derece uzakta olacak Lulin, bu özel sabah çıplak gözle gözlenebilecek.

Lulin'in diğer resimleri: (Kaynak NASA ve Astronomi Web Siteleri)

 
Göktaşında şeker bulunduPDFPrintE-mail
Written by Bilim haberleri   
Friday, 09 May 2008



NASA bilim adamları, iki ayrı karbon meteor parçasında, şeker ve yaşamın oluşumunu sağlayan organik bileşimler saptadı. Dr. Cooper ve arkadaşları, Murchison ve Murray meteorlarında, az oranda, "dihydroksiyacetone" olarak bilinen şeker ve şekere benzer maddeler buldu.



Karbonik göktaşları üzerinde yapılan araştırmada şeker bileşimlerine ilk kez rastlandığı belirtilirken, bilim adamları, bu yeni bulguların ışığında, Dünya`ya yaşamın uzaydan geldiğinin düşünülebileceğini bildiriyorlar.

Aynı göktaşları üzerinde daha önce yapılan araştırmalarda, yaşamın oluşumunu sağlayan karbon temelli organik bileşimlerden aminoasit ve karboksilik asite rastlanmıştı.

Dr. Cooper, göktaşlarında saptanan diğer bileşimlerde, hücre metabolizmasının oluşumunda glikoz gibi kritik rol oynayan şeker benzeri maddelerin olabileceğini kaydetti.

Meteor parçalarından birinde 1982 yılında az miktarda şeker saptayan araştırmacılar, meteorun Dünya`ya çarpmasından sonra şeker bulaşmış olabileceğini düşünmüştü.

NASA Ames laboratuvarlarında yapılan araştırma, Nature dergisinin 20 Aralık sayısında yayımlandı.

Dünya`da yaşamın başlamasını sağlayan bileşimlerin uzaydan meteorlarla gelmiş olabileceğine işaret eden araştırmacılar, yeni bulguların yaşamı sağlayan maddelerin Dünya`da nasıl oluştuğu sorusunabir cevap olabileceğini vurguluyor.

Bilim adamları, uzun zamandan beri, Dünya`daki yaşamı, kuyruklu yıldızlar ve meteorlar vasıtasıyla gelen organik bileşimlerin başlattığını düşünüyordu.

Bir başka teori, Dünya`da ilk yaşamın şekerle başlamadığı tezini savunuyor. Bu teoride şekerin, çabuk dağılıp çözülmeye meyilli olduğu ve Dünya`da ilk yaşamın başlaması sırasına kadar kalmamış olabileceği düşünülüyor.

Karbon meteor olarak bilinen Murchison meteor parçası, 1969 yılında Avustralya`da bulundu. Önceki araştırmalarda meteor parçasında aminoasit gibi bileşimlere raslandı. Murray adı verilen karbonik meteor parçası, 1950 yılında dünyaya düşmüştü.

Kaynak:AA



Kral Herodun mezarı bulunduPDFPrintE-mail
Written by Bilim haberleri   
Sunday, 27 April 2008
Yahudi tarihinin en önemli isimlerinden biri olan Kral Herod’un mezarı ortaya çıkarıldı.  Kral Herod ile ilgili çalışmalarıyla dünyada isim yapan ve alanındaki en önemli uzmanlardan biri olarak bilinen Netzer, 1972 yılından bu yana, söz konusu mezarı bulmak için bölgede kazılar yapıyordu.

Kudüs’teki İbrani Üniversitesinde basın toplantısı düzenleyen Netzer, bu keşfi “çok önemli bir olay” olarak niteledi.

Üniversitenin Arkeoloji Bölümü Başkanı olan Prof. Netzer, lahtin, muhtemelen Herod’dan intikam almak isteyen biri tarafından, Kral Herod’un gömülüşünden kısa bir süre sonra tahrip edilmiş olduğunu söyledi.

“I. Herod” ve “Büyük Herod” adlarıyla da bilinen, Romalılar döneminde, Roma Senatosu tarafından “Yahudilerin Kralı” olarak atanan Herod’un (MÖ 74-4) bölgeye gömüldüğü, MS 1. yüzyıldaki Yahudi tarihçilerinden Flavius Josephus’un yazılarında yer almıştı. 34 yıl süreyle hükümranlık yapan Herod’un, Eriha’da uzun süren bir hastalığa yenildiği biliniyor.


Asimo orkestra yönetecekPDFPrintE-mail
Written by Bilim haberleri   
Wednesday, 23 April 2008
Asimo orkestra yönetecek Honda'nın sevimli robotu Asimo, bu kez de sanat dünyasında boy göstermeye hazırlanıyor.

Dünyanın en popüler robotu, hiç kuşkusuz Honda'nın geliştirdiği Asimo'dur. Sık sık birbirinden ilginç yeteneklerini sergilerken gördüğümüz Asimo, bu kez de gözünü orkestra şefliğine dikti.


Detroit Semfoni Orkestrası'nın ünlü şefi Thomas Wilkins, Asimo'nun nefesini ensesinde hissediyor. Asimo, 13 Mayıs'ta Honda'nın sponsor olduğu özel bir gösteride ünlü şefin yerini alacak ve orkestrayı yönetecek. Başka bir deyişle Asimo'yu bu kez elinde ince beyaz çubuğu sallarken göreceğiz. Özel gösteride, ünlü çello sanatçısı Yo-Yo-Ma da Asimo ile birlikte ilginç bir konser verecek.

Kim bilir, eğer Asimo orkestra yönetiminde de başarılı olursa, şef Thomas Wilkins gerçekten de kendine yeni bir iş bakmak zorunda kalabilir...



Güneş enerjisiyle gece uçuşuPDFPrintE-mail
Written by Bilim haberleri   
Wednesday, 23 April 2008
Güneş enerjisiyle işleyen İngiliz uçağı, pilotsuz en uzun süreli uçuş rekorunu kırdı.Ancak Zephyr’in kırdığı 54 saat rekoru resmen kayıtlara geçemeyecek, çünkü çok gizli gerçekleşen deneme uçuşuna dünya hava sporları federasyonu FAI’nin temsilcileri katılmadı.

Fakat Qinetiq şirketi, Zephyr’in 33 saat süren bir başka deneme uçuşunu federasyon yetkililerine bildirdiğini ve bunun da bir rekor olduğunu söylüyor.


Bundan önce pilotsuz en uzun süre havada kalma rekoru 2001 yılında jet motoruyla işleyen Amerikan Hava Kuvvetleri’ne ait Global Hawk keşif uçağının 30 saatlik yolculuğuydu.

Zephyr’i imal eden ekipten Chris Kelleher, “Bizim uçağımız çok daha yükseğe tırmanıyor ve uzun süre uçabiliyor” diyor.

Qinetiq şirketi, uçağın askeri amaçlarla kullanılabileceği gibi yeryüzünün fotoğraflanması ve iletişim alanlarında ticari uçuşlara da hizmet edebileceğini söylüyor.

MARS’A YOLCULUK?
Zephyr’in deneme uçuşu ABD’nin New Mexico eyaletindeki askeri üssünde gerçekleşti. İki kanat arası genişliği 18 metreye varan pilotsuz uçak, iki gün hiç durmadan uçtuktan sonra bir arıza nedeniyle inmek zorunda kaldı.

Pervaneli uçak, ikinci deneme sırasında, hava muhalefeti nedeniyle daha az süre havada seyretti.

Zephyr’in pazarlama müdürlerinden Paul Davey, “Dünyada ilk kez böyle bir uçağı iki gün boyunca güneş enerjisiyle uçurtmayı başardık” diyor.

Gün boyunca güneş enerjisini depolayan Zephyr’in pilleri uçağın gece de havada seyretmesini sağlıyor.

Uzaktan kumandayla yönetilen pilotsuz uçak, deneme sırasında 18 bin metreye kadar çıktı.

Güneş enerjisiyle gece de işleyebilen pilotsuz uçak denemesi bir ilk değil. 2005 yılında Amerikan şirketi AC tarafından imal edilen SoLong 48 saat havada kalmıştı.

Ancak iki uçak arasında önemli bir fark var. Zephyr’in pilleri devamlı olarak çalışır halde kalabiliyor. SoLong ise belirli aralıklarla havada süzülerek gitmek zorunda.

Nasa’nın geliştirdiği Pathfinder ve Helios uçakları da benzer mantık üzerine kurulu. Nasa, güneş enerjisini kullanarak ileride bu tip uçakların uyduların yerini alabileceğini ya da Mars gibi gezegenlere pilotsuz sefer düzenlenebileceğini tahmin ediyor.

Nasa’nın ürettiği Helios adlı araç 2001 yılında 29,5 kilometreye yükelerek, roketsiz çalışan kanatlı bir aracın irtfa rekorunu kırmıştı.

Fakat Helios 2003 yılında Hawaii yakınlarındaki Kauai adasında bulunan Amerikan üssünün hava sahasında uçarken parçalanarak düştü.

Dünyanın en büyük nötrino teleskopuPDFPrintE-mail
Written by Bilim haberleri   
Friday, 09 May 2008

Kuzey buzullarının 1400 metre altında kurulu olan AMANDA- Nötrino teleskopu, 1 kilometre yüksekliğinde ve 200 metre genişliğinde bir silindire yerleştirilmiş 700 sensörden oluşuyor. Amacı, evrendeki en şiddetli patlamalardan saçılan nötrinoları saptayarak, bir yayılma haritası çıkarmak..


Kuzey Kutbu’nda Amundsen-Scott istasyonuna yakın bir bölgede buzun 1400 metre altında kurulu olan Amanda nötrino teleskopunda 6 ülkeden 120 fizikçi çalışıyor. Nötrino teleskopu, gökyüzünün haritalanmasında kullanılacak.

Nötrino parçacıkları, evrenin en şiddetli olaylarında üretilir. Gamma ışınları patlamaları ve merkezlerinde süper masif kara delikler içeren aktif galaksiler, bu nötrino üreticilerin başında gelir.

Nötrinoların madde ile aralarında zayıf etkileşim vardır, ve bu nedenle nötrinolar çok özel ve yüksüz parçacıklar olarak kabul edilir. Işık veya diğer yüklü parçacıklardan farklı olarak, nötrinolar toz tarafından emilmeden veya manyetik alanlar tarafından saptırılmadan kozmos boyunca dolaşır dururlar.

Amaç yakalamak

Nötrinolar, evrenin her yayına saçıldıklarından dünyadan da geçerler. Bunlardan çok az bir kısmı da, Antarktikten geçerken buzullardaki oksijen çekirdeklerinin içinde parçalanır.

Bu parçalanma sırasında ortaya çıkan bazı ışıltılı parçacıklar Antarktik buzulları boyunca yol alarak AMANDA teleskopuna ulaşır.

Teleskopta çalışan ekip, nötrino gökyüzüne ilk kez baktıkları için astronomi için yeni bir şeyin bulunma şansı yüksektir.

Nötrino etkileşimleri çok azdır ve aralarındaki mesafe çoktur. AMANDA’dan geçen bir milyon nötrinonun yalnızca biri sinyal üretir.

Dedektörleri tasarlamanın ve kurmanın maliyeti 31 milyon dolara çıktı. Bilim adamları Güney Kutbu’nda AMANDA’nın daha büyük versiyonlarını kurmayı planlıyor.

IceCube olarak tasarlanan bu yeni dedektör 5.000 sensor içerecek ve 2009 yılında tamamlanacak. Bu tarihten önce NASA, ANITA adını verdiği bir nötrino dedektörü ile yüklü balonu 30 gün boyunca Güney Kutbu üzerinde uçuracak.

Dedektör bir milyon kilometre küp buzu kontrol edecek. Burada hedef nötrinolardan sızan radyo dalgaları atımlarının izini sürmek.


Einstein Halkası bulunduPDFPrintE-mail
Written by Bilim haberleri   
Friday, 09 May 2008



Astronomlar güney yarıkürede, bir tür kozmik merceğin kanıtı olan Einstein Halkası’nı buldular.

Einstein Halkası gibi ender görülen ışın fenomenleri, ışının, maddenin kütle çekimiyle yönlendirilmesiyle meydana gelirler. Yıldızlar, galaksiler veya galaksi kümeleri gibi gökcisimleri bu durumda bir mercek etkisi yapabilirler diye açıklıyor Spiegel dergisi (www.spiegel.de, 3.7.05). Ve bu kozmik mercekler arkalarındaki galaksilerin görüntülerini büyültüp, biçimlerini değiştiriyorlar.



Einstein halkalarında bir galaksi mercek etkisi yapar ama sadece öndeki mercek galaksi ve arkadaki galaksi birbirlerini mükemmel bir şekilde örttüklerinde, dünyadan izleyenler için bir halka görünür. Ve bu fenomen görelilik kuramıyla öncelendiği için de Einstein Halkası olarak bilinir.

Avrupa Güney Gözlemevinden Rémi Cabanac ve ekibi şimdi Very Large Teleskopu (VLT) ile Fornax takımyıldızında bugüne dek bilinmeyen bir halka saptadılar. FOR JO332-3357 olarak adlandırılan halka, çok parlak ve neredeyse tüm olması nedeniyle bilim adamları tarafından çok önemli bulunmakta. Ayrıca dünyadan en uzak olanı.

Astronomların fotoğraflarında yeni halkanın üçte biri görülmekte. Mercek galaksi, dünyamızdan sekiz milyar, bükülen ışının kaynağı ise on iki milyar ışık yılı uzaklıkta. Bilim adamlarının hesaplarına göre mercek, ışığın kaynağını 13 kat büyültmekte. Yaklaşık olarak 40.000 ışık yılı çapındaki mercek en başta eski yıldızlardan oluşmakta. 7000 ışık yılı çapındaki galaksi ise tam aksi olarak son derece aktif.

Einstein halkası sayesinde astronomlar mercek galaksinin kütlesini de hesaplayabiliyorlar. FOR JO332-3557 halkasını oluşturan galaksinin kütlesi yaklaşık olarak bir bilyon Güneş kütlesine eşit.

Kaynak:Hürriyet



Üç güneşli gezegen keşfedildiPDFPrintE-mail
Written by Bilim haberleri   
Friday, 09 May 2008



ABD'li astronomlar, galaksinin uzak bir köşesinde üç güneşe tanıklık eden bir gezegen keşfettiler. Jüpiter'den biraz daha büyük olan gezegen, bilim adamlarını sahip olduğu özelliklerle şaşırtıyor.


Dünyadan 149 ışık yılı ötede yer alan gezegen, Cygnus takımyıldızındaki HD188753 olarak bilinen üçlü yıldız sistemindeki en büyük yıldızın etrafında dönüyor.

Diğer iki yıldıza da yakın olması gezegenin üç adet güneşe sahip olmasına neden oluyor. Gezegende bir yandan gün doğumu gerçekleşirken bir yandan da gün batımı olabiliyor.

Astronomlara göre gezegenin içinde yer aldığı üçlü yıldız kümesi birbirlerine aşağı yukarı Satürn'ün güneşe yakınlık derecesi kadar yakınlar. Bilim adamları daha önce bu tür karmaşık yerçekimsel yıldız sistemlerine dair herhangi bir veriye sahip değildi. Bu yüzden bu keşfin oldukça önemli olduğu belirtiliyor.

Kaynak:Hürriyetim 



Satürn ışıltısını yitiriyor!PDFPrintE-mail
Written by Bilim haberleri   
Friday, 09 May 2008

Satürn gezegeninin en içteki halkası olan D halkasında, son yıllarda büyük bir değişim gözleniyor.

Cassini uluslararası uzay aracının yaptığı son gözlemler, parlaklığıyla Galileo döneminden beri astronomlarda hayranlık uyandıran halkalarda son 25 yılda büyük bir değişim olduğunu gösteriyor.



Voyager uzay aracının 1981'de gezegende yaptığı gözlemlerin, bugünkü gözlemlerle karşılaştırılması sonucunda ortaya çıkan en şaşırtıcı sonuç, D halkasının giderek ışıltısını yitirmesi.

Bir başka değişim ise D halkasının konum değiştirmesi ve halkanın bir bölümünün 200 km. kadar gezegene doğru daralması.

Halkada bu kadar kısa bir süre içerisinde bu kadar büyük bir değişimin nedeni konusunda astronomlar henüz kesin bir kanıya varamadı. Ancak bu değişimin, bilim adamlarına, gezegen halkalarının yaşı ve ömrü konusunda fikir verebileceği belirtiliyor.

Cassini'nin sağladığı verileri değerlendiren uzmanlardan Linda Spilker, Satürn'ün halkalarının kısa bir dönemin ardından kaybolacağını sanmadığını belirterek, "ancak bu değişimler bize, halkaların nasıl geliştiği ve nasıl son bulduğu konusunda önemli bilgiler sağlıyor" dedi.

Satürn ve onun gaz ve tozdan oluşan müthiş halkaları üzerinde yapılan incelemeler, güneş çevresindeki gezegenlerin 4,5 milyar yıl önce nasıl oluştuğuna ilişkin önemli ipuçları sağlıyor.

Kaynak:Milliyet

Galaksilerin ölümü görüntülendiPDFPrintE-mail
Written by Bilim haberleri   
Friday, 09 May 2008



Bilim adamları, çarpışan iki galaksinin fotoğrafını
çekti. Dünyanın sonunun da bir gün böyle olacağı tahmin ediliyor.


Dünyaya 100 milyon ışık hızı uzaklıkta iki galaksi, Balık (Pisces) takım yıldızında çarpıştı.'NGC 520' olarak bilinen birleşmiş galaksiler çarpışma sonucu şekillerini kaybetti.

Görüntünün merkezinin alt ve üstünde cansız, kırmızı ve parlak alanlarda yeni yıldızların oluştuğunu belirten gökbilimciler, bu çarpışmanın dünyaya 5 milyar yıl sonra neler olabileceği hakkında korkutucu bir öngörü sağladığını da söylediler.

Samanyolunun, güneş sistemini içine çeken komşu galaksi Andromeda ile birleşmesi bekleniyor. Dünyanın da içinde bulunduğu galaksinin 5 milyar yıl sonra Andromeda galaksisiyle çarpışıp yok olacağı belirtiliyor.

Aracı geliştiren İngiliz Astronomi Teknolojileri Merkezi müdürü Prof. Ian Robson, "Andromeda tarafından yutulmadan önce 5 milyar yılımız kaldı. Herşeye rağmen dünyanın ve galaksimizin nasıl sona ereceğini bilmek ilginç" diye konuştu.

Görüntüler, Hawai'de bulunan Mnua Kea'daki İkizler Kuzey Teleskobu'nda (the Gemini North Telescope) 2001 yılında kurulan 'Gemini Multi-Object Spectrograph' (GMOS) adlı araç tarafından görüntülendi.

Kaynak:Milliyet
İlk kez bir gezegenin oluşumu gözlendiPDFPrintE-mail
Written by Bilim haberleri   
Friday, 09 May 2008



Bilim adamları, evrende ilk kez bir gezegenin oluşum sürecini gözlemledi.Nature dergisinde yer alan makaleye göre, gözlem sonucunda, gezegenlerin nasıl ortaya çıktığına ilişkin çok sayıda sır da aydınlanmış oldu.



ABD'deki Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nden bilim adamları, NASA'nın uzay teleskopu Spitzer'ın sağladığı verilere dayanarak bir araştırma yaptı.

Bilim adamları çalışmaları sonucunda, dünyadan 13 bin ışık yılı uzaklıkta ve 100 bin yıl önce patlayan bir yıldızın yörüngesinde yeni bir gezegen oluşumu gözlemledi.

Sırlar ortaya çıktı

Nature dergisinde yer alan makaleye göre, gözlem sonucunda, gezegenlerin nasıl ortaya çıktığına ilişkin çok sayıda sır da aydınlanmış oldu.

Yıldızın patlamasıyla ortaya çıkan süpernova içerisinde yeniden şekillenen genç yıldızın (pulsar) yörüngesinde, ileride gezegene dönüşecek olan ve bir girdap şeklindeki toz ve gaz diski belirlendi.

Radyasyonla gözleniyor

Yıldız patlamasının uzaya saçtığı ve metal ağırlıklı toz ve gaz kalıntılarının, yörüngede yeniden toplanmasıyla ortaya çıkan disk, Spitzer'la doğrudan görülemiyor. Ancak çevreye yaydığı radyasyondan, şekli ve yapısı anlaşılabiliyor.

Gezegenlerin, yıldız patlamasıyla ortaya çıkan gaz ve tozların, yıldız yörüngesinde yeniden bir araya gelmesinden oluştuğu daha önce de biliniyordu ancak bu durum ilk kez bir gözlemle kanıtlanmış oldu.

Kaynak:CnnTürk

Buz çağı avcılarına kanıt Kuzey denizinde bulundu.
« Önceki :: Sonraki »